The Economist: Türkiye’deki Kürtler Erdoğan’ı devirmek için koalisyona katılıyor

Seçim tarihi yaklaştıkça dünyadaki çeşitli basın kuruluşları Türkiye’deki seçim atmosferini yakından takip etmeye devam ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimlerde alacağı oy oranı ve olası seçim kaybı gazete manşetlerinde yer alırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Mehmet Şimşek görüşmesi, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Vizesiz Avrupa seyahati” vaadi ve hala devam eden Kahramanmaraş depreminin etkileri dünya basınında da kendine yer buldu.

İşte dünya basınında Türkiye gündemi…

ABD BASINI

BLOOMBERG: “ERDOĞAN, ESKİ MALİYE BAKANI MEHMET ŞİMŞEK’İN TÜRKİYE’NİN EKONOMİ POLİTİKALARINA KATKIDA BULUNACAĞINI SÖYLEDİ”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, piyasa dostu eski Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, ekonomi politikasının gözden geçirilmesine öncülük ettiğini ifade ederek önümüzdeki ay yapılacak seçimlerin ardından iktidar partinin iktidarda kalması durumunda değişiklik yapılabileceğinin işaretini verdi. Erdoğan çarşamba günü 24 TV’ye yaptığı açıklamalarda, “Önümüzdeki süreçte ekonomi politikalarını daha da güçlendirmeye hazırlanıyoruz. Yıllarca ekonominin idaresine katılım sağlamış olan Mehmet Şimşek’in koordinasyonunda bir ekip bu amaçla hazırlıklar yapıyor.” dedi.

Erdoğan Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Merkez Bankasının da hazırlık yapmakta olduğunu söyledi ve “Allah’ın izniyle seçimlerin ardından hepsini bir araya getirip ekonomi politikasını güçlendirerek yolumuza devam edeceğiz.” dedi. Eski bir Merrill Lynch stratejisti olan Şimşek, Erdoğan hükümetinde geleneksel politikaları savunan son yatırımcı dostu isimlerden biriydi. Dönme olasılığının ima edilmesi Erdoğan’ın, 14 Mayıs’taki seçimden önce popülaritesini tehdit eden yaşam pahalılığı krizi ile mücadele ettiği bir sırada gündeme geldi

İkili geçen ay Ankara’da bir araya gelerek Şimşek’in hükümette bir rol üstlenebileceğine dair spekülasyonları tetiklemişti ancak Şimşek aktif siyasetten uzak durmak istediğini söyledi.

Şimşek 2018 yılındaki seçimlerin ardından görevden ayrıldığından ve yerine Erdoğan’ın damadı geldiğinden bu yana Cumhurbaşkanı ekonominin idaresinde daha fazla ağırlığını koydu. Erdoğan, fiyat istikrarı pahasına büyümeye öncelik veren politikaları destekliyor ve yabancı yatırımcıların akınla çıkmasına neden oldu. Merkez Bankası, Erdoğan’ın düşük faiz isteği doğrultusunda bir gevşeme döngüsü başlatırken geçen yıl enflasyon son 24 yılın en yüksek seviyesine yükseldi. Merkez Bankasının döviz rezervleri de politika yapıcılar lirayı stabilize etmeye çalışırken boşaltıldı.

Mevcut Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati pazartesi günü, seçimlerin ardından geleneksel politikalara dönüleceğini reddetti ve televizyonda yayımlanan açıklamasında, “15 Mayıs’ta faizlerin yükselmeyeceğini söylüyoruz. Ekonomi politikamızda bir değişiklik olmayacak.” dedi. Bloomberg’in anketine göre JPMorgan Chase&Co ve Goldman Sachs Group Inc. gibi Wall Street bankaları seçimlerin ardından para politikasında keskin bir dönüş bekliyor ve gösterge faizinin mevcut yüzde 8,5’lardan en az yüzde 30’a kadar yükseleceğini tahmin ediyor.

BLOOMBERG: “TÜRKİYE’NİN GANDİ’SİNİN LİNCOLN’DAN DERS ALMASI GEREKEBİLİR”

Türkiye’nin genel seçim kampanyasında son düzlüğe çıkılırken rakiplerden oluşan bir ekip, Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarını üçüncü bir on yıla uzatma umutlarını yıkmaya kararlı. 14 Mayıs’ta seçmenler giderek otokratikleşen bir Cumhurbaşkanı ile kendisini sadece bu adamı yenmeye değil aynı zamanda cumhurbaşkanlığının yetkilerini kısıtlamaya adamış dörtlü muhalefet liderleri arasında seçim yapacak. Cumhurbaşkanlığı için ana muhalefet adayı, bariz bir şekilde karizma eksikliği olan kıdemli politikacı Cumhuriyet Halk Partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu. Arkasında bu niteliklere fazlasıyla sahip üç isim var: İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Ankara ve İstanbul’un sevilen Belediye Başkanları Mansur Yavaş ile Ekrem İmamoğlu.

Bu kolektif, Erdoğan’ın şimdiye kadar karşılaştığı en güçlü meydan okumayı temsil ediyor ve Cumhurbaşkanı ve uzun süredir iktidarda olan AK Partisi özellikle savunmasız bir durumdayken ortaya çıktı. Ekonominin acıklı durumundan genel bir memnuniyetsizlik var ve şubat ayı başlarında Türkiye’nin güneydoğusunu yıkan ikiz depremlere hükümetin yetersiz tepki vermesine yönelik öfke söz konusu. Anketler, Millet İttifakı olarak bilinen muhalefet koalisyonunun AKP liderliğindeki Cumhur İttifakı’ndan önde gittiğini gösteriyor. Sonuca yönelik tahminde bulunanlar arasında yabancı yatırımcılar ve tahvil işlemi yapanlar Erdoğan döneminin kapanmak üzere olabileceğinin işaretini gösteriyor.

Peki, yerine ne geçecek? Tek güvenli tahmin, tepedeki tonda bir değişiklik olacağı. Erdoğan hırçınlığıyla ünlüyken Kılıçdaroğlu olağanüstü sakin olduğu için Mohandas Gandhi’ye benzetiliyor hatta biraz fiziksel benzerlik de söz konusu. Ancak müttefiklerini yanında tutmak için Kılıçdaroğlu’nun başka bir tarihi figürün liderlik becerilerine de ihtiyacı olacak: Abraham Lincoln. İç savaş sırasında Amerikan Başkanı tarafından yönetilen rakipler takımı gibi dört Türk de yakın arkadaş olmaktan uzak: Her birinin cumhurbaşkanı olma umutları beslemişliği var.

İronik bir şekilde şimdi hepsi de bu makamı zayıflatmaya kararlı. Muhalefetin ortak platformundaki belki de en önemli taahhüt, Erdoğan’ın 2017’de referandumdan sonra elde ettiği Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişi tersine çevirerek parlamenter hükümet şekline geri dönüş. Bu, tutamayabilecekleri bir söz. Anayasa’yı tamamen değiştirmek için Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığını kazanması ve Millet İttifakı’nın da Meclisin beşte üçünü alması gerekecek. Bu pek olası değil. Yeni bir referandum çağrısı yapmak için basit çoğunluk yeterli olacaktır ancak Erdoğan ve AKP bununla kıran kırana mücadele edecektir.

Yine de cumhurbaşkanlığını kazanması durumunda Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın biriktirdiği bazı yetkilerden gönüllü olarak vazgeçebilecek ve iğdiş ettiği kurumları güçlendirebilecektir. İyi bir başlangıç, son yıllarda Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın giderek daha da fazla kontrolü altına alınan Merkez Bankasının bağımsızlığını yeniden tesis etmek olacaktır. Para politikası Erdoğan’ın faiz oranlarıyla ilgili hayalperest fikirlerine boyun eğmek zorunda kaldı ve bu durum çok yüksek enflasyona, değer kaybeden bir para birimine ayrıca Türk ekonomisine yatırımcı güveninin kaybına 2 yol açtı. Son beş yılda, yabancı yatırımcılar tahvil ve hisse senedi piyasalarından 60 milyar dolardan fazla para çektiler ve lira cinsinden varlıklarını rekor düşük seviyeye indirdiler. Merkez Bankası verilerine göre yabancıların elindeki lira tahvilleri 2013’te 72 milyar dolarken geçen ay 1,2 milyar dolara düştü. Resmi verilere göre yabancı hisse senedi sahipliği tarihsel ortalama olan yüzde 61’den yüzde 29’a düştü.

Özerk bir merkez bankası bütün muhalefet partilerinin gerekli gördüğü, Türk ekonomisinde kapsamlı bir reform için hayati önem taşıyor. Pennsylvania Üniversitesi Wharton School’da Finans Profesörü olan ve Akşener’in Politika Danışmanı olan Bilge Yılmaz, Bloomberg News’e, “Mevcut sistem sürdürülemez.” dedi. Muhalefet kazanırsa Yılmaz’a en üst düzey ekonomik rolün verilmesi bekleniyor. Elbette Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı olması durumunda onu bekleyen bütün zorluklar Erdoğan’ın eseri olmayacak. Bazıları rakip ekibin hırslarından ve gündemlerinden kaynaklanacaktır.

Dörtlü, siyasi ideoloji konusunda ayrılıyor: Kılıçdaroğlu ile İmamoğlu sosyal demokrat, Akşener milliyetçi ve Yavaş da ikinci kamptan birinci kampa geçmiş durumda. Destekçileri tarafından “Asena” diye selamlanan Akşener, sürekli bir bırakıp gitme riski taşıyor: Daha mart ayı başlarında dörtlüden ayrıldı ama sonrasında diğerleri tarafından ikna edildi. İki Belediye Başkanı da parti liderliği için Kılıçdaroğlu’ndan sonra rekabet edecektir. Kılıçdaroğlu kazanırsa diğer üçünün cumhurbaşkanı yardımcısı olması bekleniyor ki bu, herhangi bir hükümet için alışılmadık, istikrarsız bir düzenleme. Onları yönetmek, selefinin mirasını bozmak kadar zor olabilir. Kılıçdaroğlu, Doris Kearns Goodwin’in Lincoln’ün Başkanlığıyla ilgili Pulitzer Ödüllü öyküsünü hemen okumaya başlamak isteyebilir.

İNGİLTERE BASINI

REUTERS: “ORTA DOĞU’DA BİR ZAMAN MÜMKÜN GÖRÜNMEYEN UZLAŞMALAR YENİ BİR EĞİLİMİ BELİRLİYO”

Orta Doğu genelinde rakipler, yıllar süren tansiyon ve ihtilafla gerilen ilişkileri onarmak için adımlar atıyorlar. Bu, kendini en son İran ile Suudi Arabistan arasında diplomatik bağları yeniden kurmaya yönelik bir anlaşmada gösteren bir eğilim. Suudi devlet kanalı El İhbariye, İran ve Suudi Arabistan’ın Dışişleri Bakanlarının yedi yılı aşkın bir sürenin ardından ilk resmi görüşmelerini gerçekleştirmek üzere Çin’de bir araya geldiklerini belirtti.

İran’ın nükleer programı bir gerginlik kaynağı olmayı sürdürse ve İsrailliler ile Filistinliler arasındaki şiddet yükseliyor olsa da diplomasi, bölgede alev alabilecek bazı düşmanlıkları yumuşattı. Washington’daki Johns Hopkins İleri Uluslararası Çalışmalar Okulundan Vali Nasr, “Araplar, İranlılar ve Türkler, siyah-beyaz bir bölgedense hepsinin bir arada var olabileceği gri bir alan yaratmaya çalışıyorlar.” dedi.

Nasr, ABD’nin bazı müttefiklerinin, hayli kutuplaşmış bir Orta Doğu’nun çıkarlarına hizmet etmediği sonucuna vardığını söylerken şunu ifade etti: “Bölgede herkesi orta yola iten bir dinamik var.”

2011’deki Arap Baharı ayaklanmalarının ardından Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ilişkiler kötüleşti. Türkiye o dönem Arap otokratlara meydan okuyan İslamcıları destekledi. Ankara’nın Riyad ile ilişkileri 2018 yılında Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğunda bir suikast ekibince öldürülmesiyle daha da kötüleşti. Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Suudi hükümetinin “en üst düzeylerini” talimatı vermekle itham etti.

Türkiye, 2021’de bir gönül kazanma girişimi başlattı ve bu, Türk ekonomisinin derin kriz yaşadığı dönemde devlet ziyaretleri ve yatırım anlaşmalarıyla neticelendi. Suudi Arabistan, martta Türkiye’nin Merkez Bankasına 5 milyar dolar yatırmayı kabul etti. Mısır ordusunun 2013’te Müslüman Kardeşlerden gelen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirmesine karşı çıkan Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkiler de iyileşiyor. Türkiye Dışişleri Bakanı, on yıl sonra 18 Mart’ta ilk kez Kahire’yi ziyaret etti.

Türkiye’nin Trablus hükümetini desteklediği, Mısır ve BAE’ninse doğudaki gruplara arka çıktığı Libya’da da ilişkilerin iyileştiği gözleniyor. Diplomatlar, ilişkilerin iyileşmesinin savaşan Libyalı tarafların ateşkese sadık kalmasını kolaylaştırdığını söylüyor.

Bir dönem Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a karşı savaşan isyancıları destekleyen bazı Arap devletleri de Şam’la ilişkilerini yeniden tesis etti. BAE, kısmen İran’ın nüfuzuna karşı koymak için bunda başı çekti. Kaynaklar, Suriye ve Suudi Arabistan’ın Büyükelçiliklerini yeniden açma konusunda anlaştıklarını belirtiyor. Ayrıca Riyad’ın, Esad’ı, mayısta yapılacak Arap zirvesine davet etmeyi planladığı aktarılıyor. Uzun süredir Suriye’deki isyancıları destekleyen Türkiye de Rusya’nın teşvikiyle Esad ile iletişime yeniden başladı. Esad ise Türk ordusu Suriye’nin kuzeyinden çekilmediği sürece Erdoğan’la görüşmeyi reddediyor.

THE ECONOMIST: “TÜRKİYE’DEKİ KÜRTLER ERDOĞAN’I DEVİRMEK İÇİN KOALİSYONA KATILIYOR”

Nilüfer Elik Yılmaz’ın Türkiye’nin güneydoğusundaki Kızıltepe ilçesi belediye başkanlığı görevi kısa sürdü. Kasım 2019’da, seçilmesinden yedi ay sonra, Halkların Demokratik Partisinin bir üyesi olan Yılmaz, İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alındı ve yerine hükümetin atadığı bir kişi geldi. Son 10 yılda seçilmiş 171 belediye başkanından 154’ü görevden alındı veya göreve gelmesi engellendi. Onlarca kişi de tutuklandı. Yılmaz, “Bu döngü sona ermeli” diyor. Ancak bu, Türkiye’nin yaklaşan seçimlerine bağlı. Türkler, 14 Mayıs’ta parlamentoyu ve cumhurbaşkanını seçecek. Sonuç Kürtlere bağlı olabilir. Son anketler, ne iktidar koalisyonunun ne de ana muhalefet bloğunun Meclis çoğunluğunu elde edemeyeceğini gösteriyor. HDP, oyların en az yüzde 10’unu almayı bekliyor, bu da partinin milletvekillerini belirleyici bir role sokabilir.

HDP seçmenleri, cumhurbaşkanlığı seçiminde daha da büyük bir rol oynayabilir. HDP, kendi adayını öne sürmek yerine, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı Millet İttifakının adayı Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekliyor. HDP’nin eski lideri Selahattin Demirtaş, hapishaneden yazdığı mektupta, “Amaç, Erdoğan rejimine son vermek ve demokratikleşmeye bir şans vermek.” diyor.

Kürt liderlerin şu anda cumhurbaşkanlığı için bir CHP liderini desteklemesi, Erdoğan ve AK Parti’nin ülkenin en büyük etnik azınlığıyla ne kadar aralarının bozulduğunu gösteriyor. Türkiye’nin eski laik düzeninin partisi olan CHP, onlarca yıldır ayrı bir Kürt dilinin ve kültürünün var olduğunu bile inkar etti. 2000’li yıllara kadar parti herhangi bir tavize karşı çıktı. Kürtlere yeni kültürel haklar sunan, Kürt muhafazakarları kazanmak için İslam’ı kullanan ve hatta silahlı bir ayrılıkçı grup olan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile barış görüşmeleri başlatan Erdoğan ve AK Parti çok daha uzlaşmacı davrandı. Bu, onlara Kürt oyunlarından makul bir pay kazandırdı.

2015’te Erdoğan barış görüşmelerinden elini çektiğinde ve Suriye’deki Amerikan destekli şubesinin başarısından cesaret alan PKK güneydoğuda bir şehir isyanı başlattığında işler değişmeye başladı. Erdoğan’ın hükümeti, şiddetli şekilde karşılık verdi, ardından Türklerin çoğunun PKK’nın siyasi kanadı olarak gördüğü HDP de dahil olmak üzere Kürt milliyetçilerine karşı kapsamlı bir baskı uyguladı. Demirtaş ve diğer bazı milletvekillerinin yanı sıra yüzlerce diğer HDP’li siyasetçi ve eylemci, çoğu uydurma terör suçlamalarıyla demir parmaklıkların ardına atıldı.

Hükümet, o zamandan beri daha da şahin bir tutum takındı, Kürt belediye başkanlarını toplu halde görevden aldı ve fiilen milyonlarca seçmenin oylarını geçersiz hale getirdi. Suriye ve Kuzey Irak’ta PKK ve bağlantılı örgütlere saldırdı. Akademisyen Vahap Coşkun, “AK Parti, Kürtlerden iyice uzaklaştı. (…) CHP ise yaklaştı.” Bunun Türk siyaseti için ne anlama geldiği, 2019 yerel seçimlerinde Kürt oylarının CHP adaylarını Türkiye’nin en büyük şehri İstanbul ve ülkenin başkenti Ankara’daki belediye başkanlığı yarışlarında zafere götürmesiyle netleşti.

HDP ve seçmenleri sadece belirleyici role sahip değil aynı zamanda günah keçisidir. Medya tarafından şımartılan Erdoğan ve bakanları, HDP’yi siyasetin kıyısına itti. Düzinelerce HDP’li, hükümetin Suriye’deki politikalarına karşı protestoların patlak verdiği 2014 yılına dayanan suçlamalarla hapis cezasıyla karşı karşıya. Şu anda Türkiye’nin Anayasa Mahkemesinde olan bir dava, partinin kapatılmasına ve Yılmaz da dahil olmak üzere önde gelen üyelerinin birkaç yıl siyasetten men edilmesine neden olabilir. Muhalefetin cumhurbaşkanlığı kazanması için HDP’ye ve seçmenine ihtiyacı var. Erdoğan’ın ise korku tellallığı kampanyasını canlandırmak için onlara ihtiyacı var.

LÜBNAN BASINI

EL AKHBAR: “ULUSLARARASI TAHKİM TÜRKİYE’Yİ CEZALANDIRDI… KAÇAKÇILIK ORTAKLIĞININ SONU”

2014 yılında Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ile Bölgesel Yönetim’den çıkan petrolün Türkiye’den geçip Ceyhan Lİmanı’na ulaşan petrol boru hattı üzerinden ihraç edilmesini içeren bir anlaşma imzalamıştı. Anlaşmaya o dönemde, onayı alınmayan Irak merkezi hükümeti itiraz etmiş, Ankara itiraza aldırmamış, bunun üzerine Irak hükümeti, “Milletlerarası Ticaret Odasına” bağlı Uluslararası Tahkim Mahkemesine şikayet başvurusunda bulunarak Kürdistan petrolünün kaçakçılığının durdurulmasını ve Türkiye’ye, kayıpların bedeli olarak 30 milyar dolar değerinde tazminat ödetilmesini talep etmişti. Dokuz yıl sonra Mahkeme, 25 Mart’ta Irak’ın kuzeyinden petrol ihracatını durdurma ve Ankara’nın Bağdat’a sadece 1,4 milyar dolar tazminat ödemesi yönünde kararı aldı.

Karar Bağdat’ı memnun etmedi çünkü Türkiye’ye dayatılan tazminat miktarı oldukça düşük. Ankara ise kararı zafer olarak gördü. Bunun tek nedeni ödenecek tazminatın miktarının düşük olması değil; Ankara, Bağdat’ın talep ettiği miktara kıyasla 10 milyar dolarlık bir tazminatın bile mükemmel olacağını düşünüyordu. Türkiye’de bu “başarıya”, devlet tarafından mahkemede kendisini savunmakla görevlendirilen ABD Hukuk Bürosu “King&Spalding’in” çabalarının sonucu olarak bakılıyor.

Tazminat miktarının düşük kalmasına katkı sağlayan bir diğer husus ise Irak’ın petrol boru hatlarının rutin bakım çalışmaları konusunda üzerine düşeni yapmamış olması. Bu çerçevede “Cumhuriyet” gazetesinden Mehmet Ali Güler, “Kaçak Petrolde Ortaklığın Sonu” başlıklı yazısında Irak petrolünün 2013 yılından beri tankerlerle Türkiye’ye kaçırıldığının böylece kanıtlanmış olduğunu kaleme aldı. Irak’ın değerlendirmesine göre petrolün kaçırılmasından dolayı devletin kaybı 34 milyar dolar. Bağdat daha önce Ankara’yı 2010 anlaşmasını uygulamaya çağırmıştı; 1973 yılında imzalanan anlaşmanın güncel hali. Güler’in yazdığına göre Ankara bu talebe yanıt vermedi, hatta Erdoğan, Barzani ile 50 yıllık yenilenebilir bir anlaşma yaptı.

ALMANYA BASINI

FRANKFURTER RUNDSCHAU-INTERNET: “İNSAN HAKLARI ÖRGÜTLERİ TÜRKİYE’Yİ İŞKENCE YAPMAKLA SUÇLUYOR”

Türkiye ile Suriye’de meydana gelen yıkıcı depremlerden iki ay sonra “İnsan Hakları İzleme Örgütü” ile “Uluslararası Af Örgütü”, afet bölgesinde Türk güvenlik güçleri tarafından kötü muamele ve işkence yapıldığı suçlamasında bulunuyor. İnsan hakları örgütleri örneğin 6 Şubat’ta meydana gelen depremlerin ardından evlerde ve dükkanlarda hırsızlık ve yağma olaylarının yaşandığını, bunun kolluk kuvvetleri için büyük bir güvenlik sorunu oluşturduğunu belirtiyorlar. İnsan Hakları İzleme Örgütü raporunda, “Buna rağmen uluslararası insancıl hukukun yanı sıra Türkiye’nin ulusal yasaları şüphelilere işkence ve diğer kötü muameleyi her koşulda yasaklıyor.” ifadelerini kullanıyor

nsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson şunları söyledi: “Polis güçlerinin, Jandarmaların ayrıca askeri personelin suç işlediğinden şüphelenilen kişileri acımasızca ve uzun süre dövdüğüne, keyfi ve gayriresmi olarak gözaltında tuttuğuna dair güvenilir raporlar Türkiye’nin deprem bölgesindeki kolluk kuvvetleri yetkilileri ve onların şok edici uygulamalarını ağır zan altında bırakıyor. Kolluk kuvvetleri felaketin ardından ilan edilen olağanüstü hali insanlara ceza almadan işkence etmek, kötü muamele etmek hatta öldürmek için açık çek olarak görüyor.”

İnsan Hakları İzleme Örgütü ile Uluslararası Af Örgütü uzmanları 34 erkekle görüştü ayrıca deprem bölgesinde görev yapan polis, Jandarma ve askerler tarafından uygulanan 13 şiddet vakasının video görüntülerini inceledi. Uluslararası Af Örgütüne göre “vakaların çoğunda mağdurlar resmi olarak gözaltına alınmadılar, tekmelenip, tokatlanıp veya uzun süre sözlü tacize uğrarken -bazen kelepçeli bir şekilde”- hemen dövüldüler veya diz çökmeye ya da yere yatmaya zorlandılar. İncelenen vakaların üçü hariç tamamı Hatay ilinin Antakya ilçesinde meydana geldi”. Bazı mağdurlar suçlarını itiraf etmeye zorlandı. “Ancak daha sonra sadece iki vakada mağdurlar hakkında soruşturma başlatıldı ki bu da diğer vakalarda herhangi bir suç şüphesi olup olmadığı konusunda ciddi şüpheler uyandırdı”.

Rapora göre uzmanlarla konuşan bir adam, “Evim yıkıldı, çadırda yaşıyorum ve üstüne üstlük polis beni dövdü, kafama silah dayadı. Sanki Vahşi Batı’daymışız gibi davrandılar.” dedi. 19 yaşındaki bir mağdur da benzer bir ifade verdi: “Tüm zaman algımı kaybettim ve bana her şey bir buçuk veya iki saat sürmüş gibi geldi. Önce üç kişi vardı sonra bir grup polis gelip beni dövdü ve tekmeledi.” Bir başka vakada bir adam insan hakları uzmanlarına kendisine ve kardeşine Jandarma gözetiminde uzun süre işkence yapıldığını, kardeşinin daha sonra gözaltında fenalaşarak öldüğünü söyledi.

Suriyeli mülteciler de Türk güvenlik güçlerinin şiddetinden etkilendi. “Suç duyurusunda bulunmayacağım çünkü bir şey olmayacağına inanıyorum. Evden dışarı çıkmaya korkuyorum zira arabamın resimleri sosyal medyada yayımlandı ve ortalıkta videolarımız dolaşıyor… Tekrar saldırıya uğramaktan korkuyoruz. Hastaneye gidip sağlık raporu almadım çünkü yağmacı olarak görülmekten korktum ve biz Suriyeliyiz.”

Türk hükümeti insan hakları örgütlerinin araştırmalarından etkilenmiyor. Ankara’daki Adalet Bakanlığı, Türk hükümetinin işkenceye müsamaha göstermediğini vurguluyor. Uluslararası Af Örgütü 8 ve İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından sunulan araştırma sonuçları için “herhangi bir olgusal temelden yoksun iddialar” deniyor. Sadece Türkiye’de meydana gelen yıkıcı depremlerde en az 55 bin kişi hayatını kaybetti. Muhalefet bu rakamın çok daha yüksek olduğunu varsayıyor.

NEX 24: “TÜRKİYE SEÇİMLERİ… MUHALEFET POLİTİKACISI AVRUPA’YA VİZESİZ SEYAHAT SÖZÜ VERDİ”

Kılıçdaroğlu, bir televizyon programında muhalefetin iktidara gelmesi durumunda Türklerin AB’ye girmek için Schengen vizesine ihtiyacı olmayacağını açıkladı. Muhalefet koalisyonu olan Millet İttifakı’nın ortak Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, katıldığı bir televizyon programında muhalefetin bir sonraki seçimlerde iktidara gelmesi durumunda Türklerin AB’ye girmek için Schengen vizesine ihtiyaç duymayacağını söyledi.

Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Habertürk kanalı ile gerçekleştirdiği röportajında, “Cumhurbaşkanlığını kazanacağız. İktidara geleceğiz. Bu ülkeyi en geç bir yıl içinde rahat nefes alacağı ülke haline getireceğiz. Vize sorunlarını üç ay içerisinde çözeceğiz. Avrupa’ya vizesiz seyahat edeceksiniz.” ifadelerini kullandı. Kılıçdaroğlu ayrıca, “Bu ülkeye gerçek anlamda demokrasiyi getireceğiz. Siz düşünce özgürlüğüne kısıtlama getirirseniz sizin ülkenizde demokrasi yoktur. Biz diyeceğiz ki ‘Bizim ülkemizde her türlü düşünce özgürce paylaşabilir, medya özgürce yayın yapabilir’. Gençlere ‘Endişe etmeyin, en kolay beni eleştirebileceksiniz’ diyorum. Eğer bu yapı değişirse sadece Avrupa değil tüm dünya bize farklı bakacak.” ifadelerini kullandı.

14 Mayıs’ta Türkiye’de milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidilecek. Muhalefetin büyük bir kısmı CHP liderliğinde altılı bir ittifak oluşturdu. Altılı ittifakta, CHP ve İYİ Partinin yanı sıra Erdoğan’ın eski yol arkadaşı ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi de dahil olmak üzere dört küçük parti yer alıyor. Görevdeki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İslami muhafazakar AKP ile milliyetçi MHP ve küçük BBP ile bir ittifak olarak seçimlerde yarışıyor.

JAPONYA BASINI

JIJI HABER AJANSI: “TÜRKİYE’DEKİ BÜYÜK DEPREMDEN İKİ AY SONRA İKİ MİLYON İNSAN HALEN ÇADIRDA YAŞIYOR”

6 Mart’ta Türkiye’nin güneyinde meydana gelen büyük depremin üzerinden iki ay geçti. Komşu Suriye ile birlikte toplam 57 binden fazla insan hayatını kaybetti ve halen haber alınamayanlar da var. Hasarın büyüklüğü nedeniyle, evlerini kaybeden depremzedeler için konutların yeniden inşasına daha yeni başlandı. 2.5 milyon kişi halen yerlerinden edilmiş durumda ve bunların 2 milyondan fazlası derme çatma çadırlarda yaşamını idame ettiriyor. Yetkililere göre, afet bölgesinde şu ana kadar toplam 46 binin üzerinde konteynırdan oluşan geçici konut birimi kuruldu. Buna ek olarak 117 bin yeni ünitenin daha tedarik edilmesi için hazırlıklar devam ediyor, ancak normal büyüklükteki bir konteynerde ünite başına sadece yaklaşık dört kişi yaşayabiliyor. Barınma konusunun ciddi boyutlara ulaşmasıyla geçici konutlara giremeyenler çadırlarda yaşıyor.

Çadırlarda yaşam, tuvalet ve duşların yetersiz olması anlamına geliyor ve en büyük zorluk temiz bir ortamın nasıl sağlanacağı konusu. Ayrıca Ramazan ayı içinde olunması, oruç tutan bölgedeki halkın sağlık durumlarının takibini daha da önemli hale getiriyor. Güneydeki Kahramanmaraş ilinden görüştüğümüz bir kadın, “Kutsal Ramazan ayında ibadetlerimizi pis koşullarda yerine getirmek çok acı verici. Bir gün sonra oruç tutmayı bıraktım” diyerek dert yandı.

Diğer yandan kalıcı konutlara ilişkin Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Depremzedelerin huzur içinde yaşayabilmelerinin için bir yıl içinde inşa edileceğine” dair bir kararname yayınladı. Cumhurbaşkanlığı Ofisi’ne göre, 67 bin aile için konut kompleksleri ve diğer tesislerin inşasına başlandı. Ancak, depreme dayanıklılığı yetersiz binaların çökmesi hasarın yayılmasında önemli bir etken olduğundan, bazı inşaat uzmanları inşaatın aceleye getirilmesi halinde “inşaat standartlarına uyulmayabileceğine” ilişkin endişeleri dile getirdi.

Yerel basına göre, depremden zarar gören binaların kaçak olarak inşa edilmesiyle bağlantılı oldukları şüphesiyle şu ana kadar 325 kişi tutuklandı. İçişleri Bakanı Soylu, 1 Nisan’da düzenlediği basın toplantısında 56 bin binanın deprem nedeniyle yıkıldığını ya da ciddi hasar gördüğünü ve “bunlardan 24 bin 100 bina enkazının temizlendiğini” açıkladı. Enkazın kaldırılması yeniden inşa için gerekli olduğu ifade edilse de diğer yandan özellikle ağır hasar gören güneydeki Hatay ilinde çalışmalar gecikiyor.

patronlardunyasi.com

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir